20 Mayıs 2014 Salı

Masa altından masallar...

Kara bulutların dağılmasını beklemek gerçekten de çok sinir bozucu, yıpratıcı bir şeymiş. Sanki güneş bir daha hiç yüzünü göstermeyecek gibi, umutların yavaş yavaş yok olması gibi... Ama işte umutsuz yaşanmıyormuş, hayatın son günlerde bana öğrettiği bu oldu.

Artık güneş açtı, kara bulutlar uzaktan hala sinsi sinsi baksa da, aydınlanmış çevremde onları dert etmiyorum şimdilik. 

Güneşli günlerden de umutluyum, Londra'da olmak bizi yıldırmaz, dedim ya umutsuz yaşanmıyormuş. Ancak umudumuzu hafiften yitirdiğimiz anlardan biri de çoluk çocuk yemeğe gittiğimiz zamanlar. İki küçük veletle restorana gitmek tamamen stratejik bir olay. Daha kapıdan girer girmez bütün restoran gözden geçirilir, tehlike yaratabilecek noktalar belirlenir. Tuvalet nerde, mutfak kapısı nerde, merdiven var mı, garsonların rotası nedir, pusetin sığabileceği yerler nereler vs. vs. Bütün bu analizler yapılıp potensiyel bölgeler belirlendikten sonra, en sote köşe bulunur. Rahat rahat yayılabileceğimiz, diğer müşterileri geldiklerine pişman etmeyeceğimiz bir masa! İşin stratejik kısmı olan "seçme" tamamlandıktan sonra ikinci evre olan "yerleştirmeye" geçilir. Puset, mama sandalyesi, çantalar, oyuncaklar derken yenecek  yemeklerden alınacak kaloriler peşinen yakılmış olur! Alex masada elinin kolunun yetiştiği herşeye sağdan sola soldan sağa Osmanlı tokadı gibi giriştiği için, çok atik olmak gerekir. Anto daha bilinçli olmasına rağmen bardak devirme olayında uzmanlaşmış vaziyette. İki çocuğu doyururken, önümüzde soğuyan yemeklere acı acı bakakalırız. Yaşama sevincimizi kaybetmediğimiz ender zamanlarda o yemekleri tekrar ısıttırsak da, çoğu zaman soğuk yenir, bütün çorbalar otomatikman gazpacho'ya dönüşür! Yemeğin sonuna gelindiğinde savaş alanına dönmüş masamız Picasso'nun Guernica'sını andırır. Ama tabi bu paha biçilmez tablo karşısında biz bahşişi bol tutarak ve emeği geçen bütün garsonlara teşekkürü bir borç bilerek olay mahalinden uzaklaşırız... Dışarda yemek yemenin genel durumu budur.



Ama her durumdan bu kadar kolay(!) uzaklaşmak mümkün olmuyor. Geçenlerde korkuyla beklediğimiz mektup geldi. Anto'nun okulundaki çocuklardan birinin doğum günü davetiyesi, maalesef 3 yaş, doğum günü partilerinin başladığı dönem (çocuklarımız da birer sosyal kelebek değil mi!!!). Çocuklarına en güzel en özel günü yaşatmak için seferber olmuş ana babaların hiçbir engel tanımadığı lale devri. Davetiye tam 1.5 ay öncesinden yollanmış RSVP zorunlu! Bu ne lan böyle, 3 yaşına basacak bacaksızın yaş gününe mi, yoksa  zaman makinesi icat oldu da çocuğun direkt düğününe mi ışınlanacağız anlamadık! Tabi süper planlı ana-babanın düğün kıvamındaki  partisine vaktinde cevap veremediğimiz için bir de hatırlatma maili aldık, hemen cevap verdik geliyoruz diye. Sonra bir mail daha aldık kaç kişi, kaçı büyük kaçı çocuk diye!!!! Bütün bilgileri doğru ve net bir şekilde vermeyi becerdikten sonraki en büyük sorun aylar sonraki partinin gününü hatırlamaya çalışmak oldu! (Ama hakkını vermek lazım parti gerçekten düğün kıvamındaydı, bir çocuklar için kuş sütü eksikti) Bundan böyle çocukları partiden partiye taşıma diye yeni bir misyonumuz var, bir çeşit zorunlu askerlik gibi, çürüğe çıkmadığımız sürece kaçış yok! 


Havaların güzelleşmesiyle heryer çiçek böcek oldu. Londra'nın en güzel tarafı, bu en güzel zamanında doğayla iç içe olmak için ekstra efora gerek duyulmaması. Arabaya binip uzun uzun yol gitmeye gerek yok, her yer doğa, her yer yeşil, evin kapısından dışarı adım atmak yeterli. Bizim klasik aktivitemiz ise arkadaki parka gitmek. Cumartesi sabahları beni yeşilden daha çok etkileyen şey ise parkın babaları! Çocuklarını kapıp gelmiş babalarla dolu oluyor park. Genç yakışıklı adamlar ellerinde sırtlarında çocuklarıyla geliyorlar. Hepsinde en az 2 çocuk var, çocuklar yetmiyormuş gibi çoğunda bir adet de köpek. Ortada anneler yok. Muhtemelen onlar da tek başlarına kalabildikleri bu ender anların tadını çıkarıyorlardır. Anneler bu kısa kaçamağı sonuna kadar hakediyorlar ama babalardaki organizasyon ve oyun kurma yeteneği beni çok etkiliyor. Çocuklarını tek başına kapıp gelmiş, deli gibi eğlendiren bir babadan daha karizmatiği olamaz! Bu tip full-on babalar benim 'her annenin içinde bir baba, her babanın içinde bir anne vardır' tezimi de doğruluyor :))



Şu sıralar Anto ve Alex çok iyi anlaşmaya başladılar, ilk zamanlardaki aşk ve nefret ilişkisi daha bir kulak memesi (abi-kardeş)  kıvamına geldi. Anto artık Alex'i dış mihraklara karşı koruyor. Karşılığında tek şartı da Alex'in O'nun oyununa dalıp oyuncaklarını talan etmemesi. Ancak bu şarta uyması gerektiğini henüz Alex'e anlatamadık. Dolaysıyla Alex'i cebren ve hileylen uzak tutmaya çalışırken, Anto'nun olmadığı anlarda salıyoruz oyuncaklarının üzerine. Alex'i tutmak ne mümkün, abisi gibi hareketli. Geçenlerde emeklemeye de başladı ki, artık O her yerde, sevimli hayalet Casper misali. İlk zamanlar biraz endişelendiysek de doğru yolu çabuk buldu. Çünkü emeklemeye geri geri başladı, nasıl becerdiğini tasfir etmem zor ama bildiğin geri viteste ilerliyordu pardon geriliyordu. Şimdilerde masa dipleri, koltuk altları genelde takıldığı mekanlar.


Çocuklarımın yaşadığı hayat kendi çocukluğumdan bir kaç ışık yılı uzakta gibi geliyor. Ortak noktalarımız o kadar az ki! En başta Türkiye'de doğup büyümediler... Kendi memleketlerini tatil yeri olarak bilmeleri garibime gidiyor. Farklı hayatlar yaşıyoruz, farklı sokaklarda oynuyoruz, farklı dil konuşuyoruz... Benim bu duruma kökten çözüm bulmam imkansız, elimden gelen ufak tefek şeylerle avunuyorum. Mesela zorla Tom & Jerry seyrettiriyorum, ben çocukken çok severdim diye. Geçenlerde büyük bir heyecanla Türk bakkalından koca bir kutu Eti Cin aldım, üzerinde portakal jölesi olan.. Bayılırdım küçükken, yemeye doyamazdım, Anto da sevsin bayılsın istedim. Maalesef zorla güzellik olmuyor. Oğlum Eti Cin'e gram yüz vermedi, Tom&Jerry'yi seyretmediği gibi... Eti Cin nasıl sevilmez, Tom&Jerry'den daha eğlencelisi var mı!!!!! Bu kadar efkara dayanamayan ben oturup bütün o Eti Cin'leri bitirdim!

Yine de ümitliyim, en azından diğer besili yavrum Alex eminim ilerde bayılacak Eti Cin'e. O herşeyi yiyor, elini attığı herşeyin önce tadına bakıyor. Bu açıdan çok tehlikeli bir canlı, herşeyi ot böcek dinlemeden ağzına atıyor. Sürekli elini ağzını kontrol etmek durumunda kalıyoruz, geçenlerde Adana'da annemin emek emek yetiştirdiği pembe gülleri yedi ( yapraklarını da yanına garnitür yapmış)! 
Hansel ve Gretel'de ki Hansel rolü açılsa, havada kapardı bizim Alex!







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder