5 Nisan 2015 Pazar

Muhtaç Olduğum Kudret....

Mart bitti, teknik anlamda bahardayız, ama pratikte mevsim kış. Değişen iklimlere, küresel ısınmaya rağmen 'Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır' atasözünün hala geçerli olması, atasözlerine olan saygımı ve sevgimi pekiştiriyor. Dengesizliklerle dolu bir ay Mart. İpiyle kuyuya inmemekte fayda var.. Hayır kışla baharın arasına sıkıştığı için kızamıyorsun da... Bir bakıyorsun manolyalar açmış, bir bakıyorsun yağmur fırtına (bkz.bugün). Nisan ortasına kadar kabulleniyoruz ancak ayın gerisi beklentilerin altında geçerse vay halimize!!! İşte o zaman ana avrat düz gitmek serbest!

Tam soğuktan bezmişken, yaza da daha çok varken yapılacak en mantıklı hareket, yazın erken geldiği bir memlekete kaçmak. Biz de öyle yaptık, Marakeş'e kaçtık. Benim Fas'a ikinci gidişim oldu. Normalde aynı yere tekrar gitmeyi sevmem, görmediğim yüzlerce şehir varken, israf gibi gelir bana.. Bu sefer böyle denk geldi, itiraz etmedim. İyi ki de etmemişim, tamamen farklı bir deneyim oldu. Kırmızı bir dünya Marakeş... Binalar ve toprak kızıl, güneş kızgın, palmiyeler upuzun. Bir tarafın Atlantik, diğer tarafın Sahara, öte yanın Atlas dağları. Binbir gece masallarından birkaç gece oldu bize. 




Tabi bir de çocuklardan ayrı kaldığım en uzun tatil oldu bu. Daha önce Antoine Alex kadarken, haliyle Alex yeni oluşmuş bir embriyoyken Meksika'ya kaçmıştım. O zaman hamile olduğum için, teknik olarak Alex'i de yanımda götürdüm diyebilirim (yüzsüzlüğün bu kadarı!) 
Sonuç, günlük hayattan kaçamak, sevgilimle başbaşa kalabilmek, ve de yavrularımı deli gibi özlemiş olmak. Hepsi sağlıklı duygular, aktiviteler... Çocukları bıraktım diye suçluluk hislerine hiç kapılmıyorum. Beni biraz olsun kendime getiren herşey benim için mübahtır! Ha bir de, zaten bu tip kaçamaklar ayda yılda bir oluyor. Zira son 4 yıldır, çocuklar doğduğundan beri,  sevgilimle ilk başbaşa tatilimizdi. Her fırsatta çocukları satıp, keyfine bakan ana-babalardan değiliz. Ama bundan böyle daha çok fırsat yaratmaya çalışacağız! Kısa kaçamaklar, kısalan hayatlarımızda kısıtlanmamalı bence;)

Bir de çocukların büyüyor olduğu gerçeği var. Antoine artık aklı başında minik bir adam. İki yaşına kadar tam bir bombaydı, saatli bomba! Sürekli peşinde koşardık, uçak yolculuklarında, hosteslerden daha çok arşınlardık koridorları. Sonra yaş 2 olunca, bir anda değişti, oturduğu yerde oturmaya başladı. Rahat bir nefes aldık, ama tabi rahat battı, araya Alex'i kattık. Şu sıralar saatli bomba Alex. Bir saniye durmuyor, sürekli arazi vitesine takmış gibi tırmanışta. Bulduğu herşeyin üzerine çıkıyor. Evde en sık ve geçerli cümle 'Alex, in ordan aşağıya, çabuk!' . Geçerli çok abartı oldu, Alex'in bizi dinlediği henüz görülmemiş, duyulmamış bir olay. Her seferinde bir zahmet gidip tırmandığı tepelerden indiriyoruz, ama aynı yere tekrar tırmanması yaklaşık 10 saniye alıyor. Aslında bayağı da dikkatli, kolay kolay başını derde sokmuyor. Muzurluklarının da bilincinde, işe girişmeden mutlaka bizimle göz göze geliyor. 'Bakın ortalığı birbirine katacağım, uyarmadı demeyin' bakışları. O yüzden göz göze gelmemeye çalışıyoruz, Medusa!


Olayın en acılı hali sabahları, biz uykunun en tatlı, en değerli anlarını yaşarken, bütün enerjisiyle uyanan Alex, önce 'çıkarın lan beni bu yataktan' şeklinde bağırır, ağlar. Biri onu bu esaretten kurtarana kadar susmaz. Tek gözüm açık bu görev hep bende nedense. Sabahın bütün işkenceden hallice halleri annenin üzerinde! Alex'i yataktan yere koyup yatağıma koşuyorum. Alex ise özgürlüğüne kavuşmuş serseri bir mayın kıvamında koşturmaya başlıyor. Ara ara yatağa çıkıp üzerimizde zıplar, baktı tık yok, tekrar başka alemlere akar... Alex'i takmadan uykuya devam etmeye çalışmak aslında beyhude bir çabadır, bir fantazidir. Uyku zaten piç olmuştur, inatlaşmanın alemi yoktur. Ama gel gör ki, ben hep inatlaşıyorum. Sonuç, uyku=0, Alex=1. İşin daha da vahimi, Alex'i kendi haline bıraktığımız dakikalarda evin başına gelenler. Aziz evimizin bütün odaları zaptedilmiş, bütün banyolarına girilmiş, bütün çekmeceleri dağıtılmış, ve evin her köşesi bir fiil işgal edilmiş olabilir. İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifem; o yataktan çıkmayarak, Aysel'in bir an önce gelip duruma el koyması için dua etmektir! 



Çocuklu hayatımızda, eski anlam ve önemini yitiren şeylerin başında ise televizyon geliyor. Ben hiçbir zaman TV'ye düşkün olmadım. Genelde yatak odasında beni uyutsun diye açık bırakırdım gençliğimde. Sonra sevgilimle yaşamaya başlayınca yatak odasında TV devri sona erdi. Çok güzel bir uygulamaydı ama ipad ve iphone'nun hayatımıza girişiyle tekrar başa döndük, o ayrı. Eskiye nazaran son yıllarda daha çok TV seyreder olduk. Tek kanallı günlere de geri döndük üstelik. Vazgeçilmez tek kanalımız ise Baby TV. Öyle demeyin, gerçekten bağımlılık yapıyor. Benim gibi sinirleri yalama olmuş bir insan için ideal bir kanal Baby TV. Bir çeşit terapi. Programlar sevimli karakterlerle dolu, zerre kötü olay yok, haksızlık, hırsızlık haberleri yok. Sadece mutlu ve üstelik konuşabilen hayvancıklar var. Her hikaye hem mutlu sonla bitiyor, hem de birşeyler öğretiyor. Eh bir kanaldan daha fazlasını beklemek düpedüz şımarıklık olur bence! Tek derdim, Bim ve Bam Bam acaba kaybettikleri sepeti bulabilecek mi falan... Oh mis!



Yanlız sürekli çocuk kanalı seyretmenin yan etkileri de yok değil. Sevgilimle birbirmizi sürekli çocuk şarkıları mırıldanırken yakalıyoruz. Gündeme damgasını vuran son moda şarkılar, Katy Perry ve türevlerinden de çok uzağız. Şu an ki favori parçan ne derseniz, şüphesiz ki 'the muffin man' . Baby TV top 10 listesinde aylardır bir numara. (mırıldanmaya başladım bile)

Hayatım çocuk kanalları, çocuk şarkıları ve oyuncaklarla dolu. Şikayetçi değilim sadece pilim bitiyor (bazı oyuncaklarınkinden bile çabuk).. Ama o da önemli değil, pil bitince şarj etmenin de bir yolu bulunuyor elbet. Tak fişi, bitir işi  :-)









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder